Üye Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Syndicate

Hayal Kırıkları PDF Yazdır E-posta

 “Herşeyi unutmasak, hiçbir şey hatırlamıyor olacaktık”
    Unutma Bahçesi, Latife Tekin

Biz orta yaş kuşağının, azı gerçeğe dönüşen çoğu acı gerçeklere yenik düşen hayallerimiz, sıkı aile ilişkilerimiz, fıkı dostluklarımız vardı. Bu sıkı fıkılık içinde umutlarımız bir gün yeşerse de ertesi güne yaşamaz solardı. Yaşantımıza ne kadar çok sevgi hakimse bir o kadar korku savcıydı. Nefretlerden aşkların, umutlardan kavgaların doğduğu yıllardı.

Su küçüğün geriye kalan herşey büyüğündü: Güne ailece yapılan mükellef kahvaltılarla başlar geceleri mütemadiyen yataklarımızı ıslatırdık. Karşılıklı pencerelerimiz, benimki ıslak seninki benden ıslak, birbirlerini gammazlayıp dursalar da ele güne karşı ıslak çarşaflarımızı evlerimizin pencerelerinden nadasa bırakan annelerimizin eteklerini çekiştirir, içeride kurutmaları için yalvarır, iki işaret parmağımız havada tövbe anne tövbeler ederdik. Sonradan başka hünerleriyle tanışıp barışacağımız pipilerimizden o zamanlar çok pipiriklenir, uzak dururduk.

Sadece ailesel ilişkilerimizde değil toplumsal ilişkilerimizde de hayli kuvvetliydik: Henüz emniyetimiz çevik güçleşmeden önce toplum kuvvetlerine sahiptik. Beyaz yuvarlak kasklı, siyah kalın coplu toplu polisleri okulumuzun bahçesinde her gördüğümüzde ödümüz kopar, sınıflara kaçar, sıra gözlerimizden bize göz kırpan Chequevera kartpostallarını usturupluca dörde katlar, kız arkadaşlarımızın önlüklerinden içeriye iki göğüsleri arasına itinayla yerleştirir, edeplice aşık olurduk. En büyük hayal kırıklıklarımızı ilk aşklarımızda yaşardık:

Daha orta sondaydık: Şimdinin ilköğretim sekizinci sınıfında bir ilkbahar sabahında rastladığım ilk çocukluk aşkıma altı ortalı defterden özenerek kopardığım bir beyaz sayfa parçasına bir güzel el yazısı dersinde bezenerek yazdığım bir küçücük kağıtçık içi dolu divit uçlu yazıcık azıcık aşıkcık mektubuma ertesi gün aşiyan sırtlarından esen aşikar bir cevap beklerken, sen mektup git annesine yakalan, sen küçük aşkım tut adımı ihbar et, ertesi sabah iki ders arasında çağrıldığım müdür muavini odasında, muavin bey, valide sultan, kerimeleri ve ben, dördümüz birden, ilk küçük kalp çarpıntımın ilk büyük hayal kırıklığıma dönüşmesi için bir aradaydık. Nasıl üzülmüş, nasıl sıkılmıştım anlatamam! Böyle yıllar sonra yazarım:

“Sen kalbime doğan bir güneşsin! de ne demek muallim bey, reca ederim buyurun bakın,
kızımın elinde bulduğum bu mektubu adnan denen bu çocuk yazmış, kızım günlerdir ders çalışmıyor, lütfen bu çocuğa bir tekdir, bu mektebe bir çekidüzen verin, ne ayıp şeyler” benzeri cümlelerle benzeri az görülür bir asabiyet içerisindeki mazbut anne ikide bir beyaz ipek gömleğinin yakasını silkeliyor, masum aşıklar değil makbul talebeler istiyordu. Akabinde: Buyurun burdan yakın pozisyonunu alan muavin bey bir yandan kafasını tasdik kaşesi gibi kullanırken, öte yandan gözlerini kısarak beni tepeden tırnağa süzüyor, sağ işaret parmağını bir öne bir arkaya, yüzüme doğru tehditkar bir ifadeyle sallıyordu.

Bu esnada daha dün “gözleri aşka gülen taze söğüt dalı” sevgilim, “daha dün annemizin kollarında yatarken” yakalandığımız bu küçük aşk kaçamağımızın duruşma salonunda annesinin dizi dibindeki sandalyeye oturmuş, terleyen pembemsi avuçlarını siyah okul eteğinin üzerinde kavuşturmuş, başını öne iyice eğmiş, sessizce oflayıp püflüyordu!

Derinden gelen bu oflamalar, püflemeler yüreğinde kopan alev fırtınalarını söndürmeye yetmemiş, yanaklarının alı al, moru mor olmuştu. Benim benzim solmuştu. Kalbime doğan ilk aşk güneşi, taş yürekli bir anne ve zalim bir muallim elinde bir anda çifte kavruluvermiş, ateşi kora dönmüştü. Bedbin olmuştum.

Beyaz döpiyes üzerine pembe bir şapka giymiş, pespaye piyesine bizi figüran kılmış o hanım hanımcık belgin dorukcuk yüzündendir ki şapka takan kadınlara, bugün dahi görsem hiç dayanamam, hemen bu olayla bir illiyet bağı kurar, illet olurum!

İlle velakin: Çocukluk aşklarına dair yazılacaklar, en sevdiğimiz yemek rosto, en hoşlandığımız renk bordo, en beğendiğimiz artiz tabi ki Jean Paul Belmando hatıra defterlerinde kalmıştır.

Artık gençlik başımıza dumandır. Kalbimize doğan güneşe vuslat edemediysek, “güneşin zaptı yakındır.”

Mamafih havada bulut, sen bu güneşi unut, imdi dolunay vaktidir. Zaptiye kumandanları iş başındadır, zapturapt zamanıdır.

Nihayetinde, evvelemirle: Oku oku budur sonu: Mezuniyet sonrası cübbeler giyilmiş, cumbadak hayat kavgası başlamıştır. İdeallerimiz yarı yolda kaldıysa, aşkta kaybettiysek, belki iş’te kazanacağızdır? Ne var ki ortalık toz dumandır:

Serseri aşık Belmando amcam Marsilya’da çetecilik oynarken Eminönü haydut karaborsacı kaynamaktadır. Gün gelecek karaborsacılık kar etmeyecek, Alain Delon ilk kez bir filmin sonunda ölmeyecek, menkul kıymetler borsası boy verecek, kendiliğinden menkul muhtelif iktidarlar, hazine peşinde avcılar kıyafetleriyle birbiri ardına defilelere çıkacak, hazineyi tamtakır bırakacak, kulise döndüklerinde sırasıyla yüce divanın yolunu tutacaklardır. Bir büyük hayal kırıklığını da ilk iş deneyimlerimizde tadmaya hazırızdır:

Hayalperestliği bastırılan ruhlarımız stajyer odalarında, köhne zemin katlarında ayak işlerine koşturulmakta, putperest gibi kullanılmakta, boş yere zaman öldürmektedir. Mütalaa istenmeden asla görüş bildirilmeyecek, dosyalar arşivlere istiflenecek, kapılar parmakla tıklatılacak, rica, ricale mahsus olup hep arz ve istirham edilecektir. Bir üstünden, üstünkörü bitirilen staja, “üstün bir başarıyla tamamlanmıştır” imzası alınacaktır!
 
Mücadele başlayacaktır: Resmisi, gayriresmisi tüm daireler, namları daire olsa da doksan derece dik açıyla idare edilmektedir, “ya içindesin bu çemberin, ya dışında yer alacaksın” işyerlerinde demokrasi hak getire, bürokrasi ve hiyerarşinin boruları ötmekte, iştatörler kol gezmektedir, Çekler ve Slovaklar henüz ayrı düşmemiş, bir Çekoslavakyalılaştıramadıklarımız bir de Kurumsallaştıramadıklarımız vardır. Şeffaflık ve katılımcılık duyulmuş şeyler değil; şeflik ve ayrıcalık revaçtadır:

Bugünün iki kübiğini doldurur genişlikteki “beklet kızım, bağlama” sekreter odalarından geçilen salon salonmanje, umuma kapalı, patrona angaje umum müdür odalarında, kapitone yeşil kadife panolar önünde, hiyerarşik makam koltukları üzerinde birbirinden hiyer hiyerağaları oturmaktadır.

Hassaten hayatımız bu minval üzere böyle geçmiştir: Masum kalplerimiz ayıp duvarlarında dağlanmış, haşarı beyinlerimiz ezberci okul sıralarında uslanmış, çift tedrisat diplomalarımız her daim teftişat var organizasyonlarda hizaya girmiştir. Sözümüz hiç dinlenmemiş, hep kulak arkası edilmiştir. Hayalleri falakaya yatırılıp faka bastırılmış bizim nesilden bu sebeple bu mevzularda henüz pek bir hayır gelmemiştir. Hasebiyle fosilleri kendi asabi hallerine bırakınız, siz yeni bir fasikül açınız, bir sonraki kuşağa bakınız.

Bana hiç bakmayınız. Ben şimdilerde, vakti zamanında çarşafım kuru kalsın diye su mu içmeyip bağrına taş bastığım böbreklerimden muztarip bir halde hafta içleri elektronik mesaj kutumu temizlemekte, hafta sonları laserle böbrek taşlarımı kırdırmakta, ayda bir bu köşeden, internet üzerinden e-debiyat parçalamaktayım:

Birinci parça: Hayal güçlerini kullanan toplumlar hayat hakkı tanıdıkları hür düşünceler ve yaratma hevesleriyle ivme kazandılar, eski köylerine yeni icatlar çıkartıp keşif uygarlıkları kurdular.

İkinci parça: Hayallerine pranga vuran ülkeler, eski tas eski hamam, aynı basma aynı kalıp, halklarını zorla itaate, kıt kanaat ziraate, geri kalmışlığa mahkum ettiler.

Parça parça: Bizler, az gelişmiş uz borçlanmış ülkemizde, yarı hürriyet yarı esaret, biraz özgürlük biraz baskı altında, öyle iki arada bir derede kalıverdik.

Paramparça: “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler”, geç kalmışız, yenik düşmüşüzdür, bizi doğar doğmaz sımsıkı kundaklara sarmalayan ebelerimize, güneşlerimizi doğmadan batıran ebeveynlerimize, mefailün failün veznler ezberleten hocalarımıza, salla başını al maaşını hiyerağalarımıza dönüpte bugün artık “bir tek söz bile söylemeye hakkım yok”tur.

Zaman geçti, geçmişle hesaplaşamayız, şimdi mekanı değiştirebiliriz. Kundakları yırtıp atabilir, serbest hece ile konuşabilir, salonmanje odaların duvarlarını pekala yıkabiliriz.

Kendi hayallerimizin çoğunu gerçeğe dönüştüremediysek, çocuklarımızın duygularına saygı duymalı, gençlerimizin sesini dinlemeli, hayallerine sarılmalıyız.

Sarıldıkça: Geçmişte kalan her bir hayal kırığımızın yüreğimizde yara açtığı parelerden birine tekrar sıkıca tutunup kaynamaya çalıştığını, iyileşmeye başladığını hissedebiliriz.

Hissettikçe: Unuttuğumuz hayallerimizi yeniden hatırlayabilir, hep umup durduğumuz hayallerimizden, hiç geç değil, hiç ummadığımız gerçekleri hala yaratabiliriz.

Yarattıkça: Hayallerimizi değil, içinde yaşadığımız, yalancı şahitliklerini yaptığımız kötülükleri ve çaresizlikleri kırabiliriz.

Kırdıkça: Tepemizde, “hayal etme, itaat et” diye dolaşan hayalet avcılarını teslim alabiliriz.

Hayatın pınarıdır hayal. Özgür bırakıldığında, cesaretle beslendiğinde, emekle omuzlandığında kalplerimizden taşacak güzellikler, akıllarımıza sığmayacak mucizeler taşır bize. Hayata bağlar. Yaşatır.

Geçtiğimiz yıl, bu sayfalardan “İlk Yazı” ile, bir yeni heyecanla başlamıştım yıla. 2004, bu köşeden eski ve yeni dostlukların buluştuğu bir yıl oldu, iyi geldi. Bu, yeni yılın ilk yazısıydı, herkese, bu vesileyle, bugüne dek gerçekleştiremediğimiz hayallerimize kavuşabileceğimiz, bolca güneş yüzü görebileceğimiz, hoşca kalabileceğimiz güzel bir yıl diliyorum.

Adnan Erdoğmuş

 

Kaynak: insankaynaklari.com 

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Ba
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."


Bağlantılı Başlıklar:

 
< Önceki   Sonraki >

Sitemize Şu Anda

Şuanda 9 misafir bağlı